haberkonya.com - soylesiler
  :. Haberler
  Bilişim
  Dünya
  Eğitim
  Ekonomi
  Kültür Sanat
  Politika
  Sağlık
  Spor
  Yaşam

  :. Gruplar
  Hava
  Söyleşiler
  Yazarlar

Mahalle değil ev baskısı bile yok

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Türkiye'de değil mahalle baskısı ev baskısının bile olmadığını, bu iddiaların din özgürlüğünü kısıtlamak isteyenler tarafından ortaya konulduğunu söyledi. Karaman, “Mahalle baskısı yok, bilakis dindarla karşı uygulanan sokak baskısı var” dedi
Mahalle baskısı kamusal yasakların devamıdır

''Mahalle baskısı geliyor kadınlar korkmalı'' açıklamaları ile birlikte Türkiye'de mahalle deyince sadece İslami kesimin algılanması hepimizi bu kavram üzerine tartışmaya yöneltti. Mahalle baskısı var diyenler bu kavramdan ne anlıyor, yok diyenler bu kavramdan ne anlıyor. Kısaca her cümlenin başına, her sorunun başına mahalle baskısını yerleştirirken kavram hepimize yeni açılımlar mı veriyordu? Ve en önemlisi mahalle baskısı kurmakla suçlanan İslami kesim bu kavrama nasıl bakıyordu? Bu soruları Türkiye'nin en iyi İslam hukukçularından birisi olan Prof. Dr.Hayreddin Karaman'a sorduk. İslam ile ilgili yorumları her mahallede saygı ile karşılanan bir bilim adamı olarak Hayreddin Karaman şu Müslüman mahallesine ve bu kavrama nasıl bakıyordu? Yalova'da hatıralarını yazdığı evinde yaptığımız söyleşide Hayreddin Karaman mahalle baskısı kavramına bir de sokak baskısı tanımını ilave ederek kafalarımızı daha da karıştırdı mı yoksa berraklaştırdı mı bilmiyorum. Ama ben onun yanından ayrılırken ''evet ya bu iş böyle abartmayalım kardeşler'' psikolojisine girmiş, konuyu zihnimden uzaklaştırmıştım bile.



Türkiye'de baskı kuran bir mahalle var mı? Mahalle baskısı hangi nedenlerle telaffuz ediliyor? Niye korkuyor insanlar? Bu mahalle gerçekten baskıcı bir mahalle mi?

Meselenin kaynağı Türkiye'nin laiklik anlayışındadır. Bizde laiklik dindar olma hakkını vatandaşına kamusal alanda tanımıyor. Mahalle baskısının gerekçesi biraz da budur. Mahalle baskısı kamusal alan yasaklarının devamıdır. Bu tanımı din özgürlüğünü çağdaş manada esirgeyenler önce uydurdular sonra tutturdular sonra bu da yetmedi. Dinin okullarda, devlet dairelerinde görünmez hale getirilmesi kafi gelmedi, toplumun dindarlaşma sürecinde bir kesinti meydana getirmedi bu sefer de mahalle baskısı gündeme getirildi.

Yani mahalle baskısı kamusal alan tanımının bir uzantısı mı?

Şimdi yeni bir anayasa hazırlıkları içinde bu tartışmanın söz konusu edilmesi de anlamlı. Dayanağını askeri rejimden almayan bir sivil, demokratik anayasa hazırlıyorsunuz, bu anayasa her şeyden önce insan haklarına dayalı olacak. Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmesi'ne baktığınızda iki önemli şey karşınıza çıkıyor; birisi din özgürlüğü, diğeri de eğitim hakkı. Bunu savunmaya kalktığınızda ise suçlama hazır; mahalle baskısı. Bu tartışmalar farklı amaçlarla gündeme getiriliyor..

KORKUYU KULLANIYORLAR

Bu korkunun hiç gerçek tarafı yok mu?

Böyle bir korkunun gerçekten olup olmadığı bence şüpheli. Eğer bu korku doğruysa bile bunun istismar edildiğini, bu korkunun kullanıldığını düşünüyorum. Yok demiyorum, dikkat edin. Sadece 10 korku varsa bu 1000 olarak kullanılıyor diyorum.

Özellikle kadınlar üzerinden bu korku daha çok dile getiriliyor. Ya biz de başımızı örtmeye zorlanırsak ya da bir İslam devleti kurulursa?

Diyelim ki sahici olarak böyle bir korku var. Bir kısım kadın bundan korkuyor olabilir. Peki ben belki ileride başımı örtme mecburiyetinde kalırım diye bugün halihazırda başını örtenleri başını açmaya mecbur etmenin hangi demokraside, hangi ahlakta, hangi hukukta yeri var? Benim itirazım korkunun telaffuzuna değil, bu yaklaşıma. Siz ileride başınıza gelecek bir şeyden korktuğunuz için bugün karşınızdakinin haklarını umursamıyorsunuz.

SİZ BİZİM GİBİ OLUN

Geçmişte yaşananlar bugüne nasıl yansımalı?

Bir uç kesim 'herkes başını açacak' demekte beis görmüyor. Devlet gücünü arkasına alarak bunu söylüyor. Buna karşılık diğer ucun da iktidar gücüne dayanarak 'herkes başını örtecek' diyebilme hakkı olmamalı. Bunun ortasına razı olmak zorundayız. Ülkede birlik, dirlik, huzur isteniyorsa, ülkenin kendisi olarak çağdaşlaşması isteniyorsa bunun başka çaresi yoktur.

“Sizin dindarlığınız bizim hayat tarzımızı etkiliyor, tehlikeye düşürüyor. Biz sizin gibi olmaktan korkuyoruz. Bu nedenle siz de bizim gibi olun” diyerek birlik de dirlik de olmaz. Ne dindarlar bunu diyebilmeli, ne de dindar olmayanlar

Ondan sonrasını tabii oluşa bırakmalı. Çocuğunuzun dindar olmasını istemiyorsanız, bunun tedbirini alacaksınız elbette. Ama bunu sağlamaya çalışmanın yolu ötekini yok etmekten geçmemeli.

EV BASKISI BİLE YOK

Bu korkular şehir efsanelerini de tetikliyor.

Bunlar münferit olaylardır. Türkiye'de olay anlatılanın tam aksi, hiçbir anlamda bir baskı yok. Büyükbaba namaz kılar, çocuklar sadece cumaya gider, onların çocukları torunları sadece oruç tutar veya tutmaz, yarısı açık yarııs kapalı.. Ama herkes birlikte, aynı evde yaşar. Bırak mahalle baskısını Türkiye'de ev baskısı bile yoktur.

Mahalle baskısı kamusal alan yasaklarının devamıdır derken ne kast ediyorsunuz?

Bunun arkasında din özgürlüğü ve eğitim hakkı vermek istememeleri, bunu vermenin işlerine gelmemesi yatıyor. Bunlar mümkün olduğu kadar din özgürlüğünü kısıtlamak istiyorlar.

Bunlar kim

Bunlar Türkiye'nin radikal laikleri ya da laikçiler. Laikliği devletin dine tek taraflı olarak müdahalesi kabul edenler. Bunlara göre devlet din özgürlüğüne müdahale eder ama dindar, devlete müdahale edemez.

HENİ HEDEFLERİ SOKAK

Yani kendi bireysel inancının gereğini kamusal alanda yaşamasını istemeyenler mi “bunlar”?

Ben kamusal alan tanımını kabul ettiğimden değil, kullanıldığı için diyorum. Ben kamusal alanı devletin birimleri, bürokrasi, resmi daireler olarak alıyorum, şimdi böyle anladığınızda bu laikçiler 'siz devlet dairesinde okulda bir oda ayırıp burada isteyen namaz kılabilir diyemezsiniz' diyorlar.

Sözkonusu namaz kılma talebi okul dışında olduğunda peki?

İşte o zaman sizin mahalle baskısı benim sokak baskısı dediğim argüman devreye giriyor. Bu kamusal alandan sonraki ikinci hedeftir. Bunlar birinci hedefi hallettiklerini düşünüyorlardı. Acaba korkusu şimdi gündemde olan. Bizim hallettiğimize inandığımız, dini görünümü tamamen ortadan kaldırdığımız yerde yani kamusal alanda din tekrar görünür hale gelirse... Yani başörtülüler, bir odada namaz kılanlar... İşte içki içmeyenler görünür hale gelirse ne olur. Ortada rejim sorunu değil dindarlaşma korkusu var. Bu nedenle mahalle baskısı yok, bilakis dindarla karşı uygulanan sokak baskısı var.

Muhafazakarlaşma ile dindarlaşma birarada kullanılıyor. Dindarlaşma eşittir muhafazakarlaşma denebilir mi?

Muhafazakarlık sözünü tercih etmiyorum. Muhafazakarlaşma bizim maksadımızı ifade etmiyor

MÜSLÜMAN İKİYE AYRILIR DİYEMEYİZ

Siz kimsiniz?

Biz derken din özgürlüğünü yaşamak isteyenleri kastediyorum. Bunun adı muhafazakar değil dindardır. Çünkü muhafazakar olmak her zaman dindar olmayı kapsamaz. Siyasal alanda, ekonomik alanda, birçok konuda muhafazakar olmak, dindar olmak ayrı şeylerdir. Bu sohbette din özgürlüğünden bahsediyoruz ya, din özgürlüğünü talep edenler, dini fazla yaşamak isteyenlerin adı muhafazakar değil dindardır.

Tanım karmaşasının olduğu bir başka alan daha var. Müslümanlık sözünü kullandığımızda vay başını örtmeyenler, namaz kılmayanlar Müslüman değil mi, siz onlara ayrımcılık yapıyorsunuz diye suçlamalar başlıyor? Böyle söyleyenler haklı değil mi?

Müslüman ikiye ayrılır diyemeyiz. Dinsiz Müslüman olmaz, onun din bilimindeki adı fasık ya da günahkardır. Bu kullanım çok ağır geldiği için bunun yerine dini eksik uygulayan Müslüman diyorum. Dini yüzde 100, kamil manada uyguladığını kimse söyleyemez. Ama buradaki eksiklik göreceli eksikliktir, kemalde eksikliktir. Benim kastettiğim başka. İslam'ın emir ve yasaklarının bir kısmını ihmal ediyorsanız, yapamıyorsanız o zaman yine Müslümansınız. Ehli Sünnet'e göre günah insanı dinden çıkartmıyor.

DEMOKRATİK DEĞERLERE EŞİT BAKMALIYIZ

Peki tanımlar nerede karışıyor?

Şöyle ayırıyorum; başını örten Müslüman dediğimizde, örtmeyen Müslüman değil anlamına gelmez, bu namaz ve diğer emirleri için de böyledir. Dindar olmayan Müslüman namaz gibi dini emirleri yerine getirmeyen Müslümandır diyebiliriz. Bu iki insana din özgürlüğü, demokrasi ve demokratik değerlerde eşit bakmalıyız. Ama dini ölçüt olarak aldığınızda eşit olarak bakmak mümkün değildir. Apaçık olarak Kur'an'da hadiste de salih müminle fasık mümin birbirlerinden ayrılır.





Örtünmeyen kadın iffetsiz diye birşey yok


İşin bir başka boyutunda ahlak var. Dini emirleri yerine getiriyor ama Müslüman ahlakı yok, hatta tam zıddı. Ve bunun da örneği çok. Bu durumu nasıl tanmlayacağız.

Ahlak ve davranış arasında her zaman korelasyon gerekli değil ki. Her başını örten iffetlidir, her başını açan iffetsizdir diye birşey yok. Ben doğrusu sık sık şunu söylüyorum; örtünmeyen insanlara insanlık bakımından saygımız var, insanlık değeri bakımından birbirinden ayırmıyoruz, örtünene de ister çarşafla örtünür ister türbanla örtünür ayırım yapamayız.

Yine bir karmaşa ile karşı karşıyayız. Dindarlar derken Müslümanlar içinde bir grubu ayırıyor musunuz? Genel olarak Müslümanlardan farklı mı dindarlar?

Peki bu zorunlu değil mi yani ayrıysa ayrı, farklıysa farklıdır. Bir farklılık varsa bu farklılığın gerektiği için dile getirilmesi gerekmez mi? Benim tasnifimde dini tam olarak uygulayan ve uygulamayan ayrımı yok. Ayrıca dini tam olarak uygulamanın içerisinde tartışmasız olarak ahlak da var, burası çok önemli. İnanç, ibadet, genel hayat ve ahlak bir bütün, bunların tamamında kırmızı çizgileri olana ben dindar diyorum, bu alanlarda eksiği olanlara da eksikli Müslüman diyorum, eksikli kusurlu ya da günahkar. 'Bu böyledir ama böyle demeyin' itirazını anlamsız buluyorum. Böyleyse böyledir benim din özgürlüğüm aynı zamanda dini açıdan değerlendirme özgürlüğümü de getirir.

İnsanları yargılamam ama olayları dini açıdan değerlendirebilirim. Bu demokratik bir haktır da aynı zamanda. Ama bu demokratik ülkelerde bu nedenlerle kınamayı getirmez beraberinde.

DİNDARLAŞMA ARTIYOR

İslam toplumlarında böyle değil!

İslam ülkesinin İslam ülkesi olduğu tartışmalı, bu nedenle olandan değil olması gerekenden söz ediyorum.

Din özgürlüğü domuz ile dana etini tercih edebilme, insanların eşya ile ilişkileri dini bakımdan değerlendirme açıklama özgürlüğünü getirmeli, özelikle laik demokrasilerde bu uygulanabilmeli. Oysa uygulamada tam tersi dindar olmayan bunları yapabiliyor, her türlü hakareti tanımlamayı dindar olana karşı yapıyor, iş hukuka intikal ettiğinde tenkide girdi diyerek buna hak veriliyor. Kınamaya gelince; laik demokratik sistemlerde insanı inancından dolayı kınayamazsınız, dini sistemlerde kınayabirsiniz. Bu islamidir ve vecibedir. İnsanın ayıp ve yanlışı hatırlatması İslamidir. Laik demokratik ülkelerde insanlar eşit muameleye tâbi tutulmuyorlar. Liberal sistemlerin nasıl değerlendirme kriterleri varsa dini sistemlerin de olabilmeli.

Dindarlaşma artmasından söz edilirken hep başörtülülerin artışı gösteriliyor. Bu doğru bir gösterge mi?

Bunu bütün olarak ele alalım. İnanma, inancını uygulama, dinle ilgili her şey dindarlaşmaya giriyor. Bunların hepsini dikkate aldığımda 1950'den bu yana dindarlaşmanın arttığı kanaatindeyim. Bu yeni bir şey değil.



Baskı yanlış ve itici bir kelime


Mahalle de sokak da kalmadıysa söz konusu baskı yanlış mı tarif ediliyor. Bunun doğru tanımı sosyal çevre olabilir mi? Eğitim, arkadaş, iş çevresi gibi. Arkadaşlarım bana ne der, işyerinde bana ne derler, sosyal çevrem beni dışlar mı ?

Burada da baskı kelimesi bence yanlış ve itici bir kelime. Şimdi biraz daha kolay belki ama her zaman insan mahalle ve ailesini değiştiremez. Bunun için de oralarda baskı varsa vardır ve önemlidir. Önemsemek lazım. Fakat sosyal çevreye geldiğimizde sosyal çevre ve kişi bunu iradesiyle seçiyor. Hatta ben tavsiye ediyorum ki değerlerimizi muhafaza eden bu çoğulcu yapı içerisinde varlığımızı sürdürebilmemiz için sosyal çevrelerimizi güçlendirmemiz lazım. Yani falan cemaat, filan cemaat anlamında, bir lideri, kuralları olan, yapısı olanı kastetmiyorum. Diyorum ki insan kendi kafa dengi, aynı değerleri, aynı kültürü, aynı inancı, aynı hayat tarzını benimseyen insanlarla ilişki kurmalı.

KAMUSAL ALAN ANLAYIŞI DEĞİŞMELİ

Ama bu sürekli benzerleriyle bir arada olmak ötekileri tanımayı anlamayı zorlaştırmaz mı?

Eğer benim tavsiyem öteki ile ilişkiyi kesin olsaydı haklıydınız. Ben tam tersi öteki ile ilişkiyi korurken kendi sağlığınızı korumak için de tedbirler alın diyorum. Benim söylediğim, küçük topluluklar, ortak değerleri yaşama topluluklarını yaygınlaştırmak. Sadece kendini korumaya yönelik ötekinden etkilenmeyen hatta öteki ile arasına duvar örenleri kastetmiyorum. İnsani ilişkiye, birbirini tanımaya açık ama kendisini olumsuz etkilenmeden koruyan topluluklar içinde tehdit algısı da çıkmaz ortaya.

Farklı olanların birbirlerine tahakküm kurmadan aralarındaki ilşkiyi güçlendirmeleri için ne söyleyeceksiniz?

Hep bir grup diğerine tahakküm edemez. Yarın el değiştirir. Mutlaka uzun vadede tahakküm kuran bütün taraflar zarar görür, bundan kaçınılmaz. Bu sebeple tahakküm yerine farklılığa tahammül ikame etmemiz gerekiyor. Kamusal alan anlayışının değişmesi gerekir, Türkiye'deki laik anlayışın getirdiği dindarlara dinini yaşatmama kompleksini de geçmişte bırakmalıyız artık.
Söyleşi Kayıt Tarihi
  2007/10/04
Söyleşiyi Yapan
  Ayşe Böhürler
Prof.Dr. Hayrettin Karaman
:. Söyleşiler
"Tuncay Güney oğlum gibiydi"
Kamplaşmaların kölesi olmam
“Darbe toplantılarına gazeteciler katıldı”
Dini rahat bırakalım
Gülen hareketi küresel süreci etkilemek istiyor
Bikini, bastırılmış cinsel duyguları açığa çıkardı
Dindar olduğum için başarımı çekemediler
Mahalle değil ev baskısı bile yok
Üniversiteye çarşaflılar da sarıklılar da girsin
Ben senin göğüs çatalına karışıyor muyum?
MHP değerlerini yitirdi
Deniz Baykal da Aziz Yıldırım da narsist*
Türkiye'de dayatılan din değil dünyevileşmedir
Başörtüyle okunsun diye Ak Partiye oy verdim
Dindar bir adam olmak isterdim
 

Bu Site Konda İletişim ve Medya Grubunundur.
E-Posta: bilgi@haberkonya.com