:. Haberler
  Bilişim
  Dünya
  Eğitim
  Ekonomi
  Kültür Sanat
  Politika
  Sağlık
  Spor
  Yaşam

  :. Gruplar
  Hava
  Söyleşiler
  Yazarlar

Sosyal Demokratların Reel Politik Dramı 
Mert Aslan   ( altar42@hotmail.com )

Sosyal demokrasinin münakaşasız biçimde bireysel ve özellikle toplumsal faydaya dönük pek çok seçkin ilkeyi içeriyor olması ve kişisel olarak cazip bulduğum bir siyasal öğreti olmasına tam bir karşıtlık içinde, genellikle Türkiye’deki sosyal demokratları en çok karakterize eden şey, dünya solu ve sosyal demokrasi anlayışı ile düşünsel anlamda neredeyse hiçbir organik bağlarının olmadığıdır.

Açıkçası, en bilinçli olanlarının bile, dünya ölçeğinde sosyal demokrasi kavramını doğuran koşullar ve getirdiği temel değer ve ilkelere ilişkin herhangi bir fikri olduğunu sanmıyorum. Eğer böyle birini bulabilirseniz, onun da söz konusu değer ve ilkeleri zerre kadar umursamadığından emin olabilirsiniz. İnsan bu denli omurgasız, bu denli ilkesiz olunca, doğal olarak bir parça da ürkütücü olmaktan kurtulamıyor. Çünkü, tepkileri önceden kestirilemez bir seyir izliyor.

Bizim sosyal demokratlarımızın zihninde kendi sözde siyasal çizgilerine dair hiç mi bir şey yok diye soracak olursanız, bunun yanıtı sokakta oynayan çocukların bile kolaylıkla bilebileceği bir şeydir: Yalnızca, yine kendilerince yorumladıkları “laiklik” ilkesi... Laiklikten anladıkları ise, denize nazır bir restoranda özgürce rakı içmek gibi basit birkaç şeyden ibarettir. Hoş, buna karşı çıkan da yoktur; ancak bunlar, tatil günlerinde vatandaşın eşi, çocukları, nişanlısı veya kız arkadaşı ile temiz hava ve biraz güneş ışığı almak için gittiği parklarda içki içip taşkınlık yapan serserilerin bu tuhaf özgürlüğünü savunmak amacıyla gidip oralarda birer külhanbeyi edasıyla şarap şişelerini kafaya dikebilecek kadar bayağı hale gelebilmektedirler. Bilmezler ki, dünya solunun ajandasında böylesine saçma ve düzeysiz bir laiklik anlayışı olmadığı gibi, genel olarak laikliğin doğru versiyonu da pek umurlarında değildir. Daha doğrusu, dinle ilgili histerik boyutta bir sorunları yoktur. Dünya solu, özünde Karl Marks’ın ortaya koyduğu emek-sermaye çelişkisi bağlamında yapılandırılmış olup, proleter sınıfların haklarının demokrasinin meşru zeminlerinde aranması gereğine vurgu yapmaktadır. Ne ilginçtir ki, Türkiye’deki sosyal demokrat partiler yalnızca kıyı şeritlerinde yaşayan ve milli gelirden en çok payı alan varlıklı ve ayrıcalıklı kesimlerden oy alabilmektedir. Çok uzun zamandır, işçi, emekçi veya genel olarak şehirlerin banliyölerinde yaşayan yoksul kitlelerden kayda değer miktarda oy aldıklarını gören-duyan olmamıştır.

Doğrusu, bunda şaşılacak bir şey yoktur. Eğer sizin umurunuzda değilsem, ben de işiniz düştüğünde sizi umursamam. Bu, madalyonun bir yanıdır…

Madalyonun diğer tarafında ise, yerli sosyal demokratların “nostalji takıntısı” ile karşılaşırız. İnanılmaz derecede eskici, inanılmaz derecede antikacıdırlar. Ülkede ortaya konulan bütün yeni girişimlere, atılımlara, reform istek ve çabalarına, dünya ile ekonomik entegrasyona önce onlar karşı çıkarlar. Bildiğim kadarıyla 1935’ten bu yana yürürlükte olan ve kuşkusuz karşılıklılık ilkesine göre işleyen yasalar çerçevesinde bugüne dek soydaşlarımız Avrupa’da bir Belçika çapında arsa ve bir kısmı işyeri olmak üzere mülk satın almışken, Didim’de iki İngiliz vatandaşı daire alınca “Memleket satılıyor!” diyerek feryadı koparacak kadar bilgisiz ve tutucudurlar. Günün birinde iktidara gelirseniz, yabancıların satın aldığı üç-beş mülkün tapusunu iptal edin de, Avrupa ülkelerinin hükümetlerinin oralarda yaşayan Türklerin başında koparacağı gümbürtüyü bir seyredin bakalım… “Vatan Kurtaran Hasan” biz mi, yoksa onlar mı olacak bir görün!

Türkiye’de yabancı sermaye yatırım yapmaya gelir, önce sol kesimler karşı çıkarlar. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu dünyada, hiçbir şey yerinden kımıldamasın isterler. Bu yüzden, şaşırtıcı derecede statüko tutkunudurlar. Elli kişinin yapacağı işi beş yüz kişinin beceremediği ve birkaç yıl öncesine kadar siyasal iktidarların otlanma çayırı olan kitlerin özelleştirilerek üretken hale getirilmesi girişimlerine önce onlar karşı çıkmıştır ve halen itiraza devam ediyorlar. Neymiş?

Birilerine peşkeş çekiliyormuş? İyi de, bu kurumlar özel sektöre bedava verilmiş olsa bile, eninde sonunda verimli hale gelecektir. Çünkü, özel sektör kar esasına göre çalışır ve bir kuruş parasını yedirmez. Gecelerini bile işyerinde geçirmeye katlanır; ama zarar etmeye tahammül edemez. Kar ya da zarar etmek, onun için bir ölüm-kalım meselesidir; ama devletin elinde kaldığı sürece, kitler kıyamete kadar “kart hamili” birilerinin arpalığı, milyonlarca sade vatandaşın sırtında ise bir kambur olarak kalacaktır. Şimdi, sevgili sosyal demokratlara soruyorum. Haydi bilin bakalım! Oralarda çalışan kalabalığın maaşı gökten mi iniyor, yoksa henüz elimize bile geçmeden bizim maaşlarımızdan kesilen vergilerden mi ödeniyor?

İzninizle, bir de mantık sorusu sorayım: Hatırlarsanız, 90’lı yılların başlarında DYP-SHP iktidarı döneminde sosyal demokratlar ülke çapında irili-ufaklı ortalama beş yüz kadar belediye kazanmış ve hepsini de batırmışlardı. Adana ve Mersin de, bunlar arasındaydı. Adana ve Mersin belediyelerinde daha önceki dönemlerde ortalama iki bin kişi çalışırken, sosyal demokratlar döneminde ayrı ayrı her iki belediyede de personel sayısı altı bine çıkıvermişti. Bu kimseler sonraki seçimleri kaybedip giderken, geride fazladan hiçbir hizmet bırakmadıklarına göre, sonradan işe alınan dört bin kişi ne iş yapmıştı? El-cevap: Evlerinde el ense edip yatarak, belediyedeki paraları çıtır çıtır yemişlerdi…

İlişikteki sorumuz ise şudur: Beş yıl sonrasında çekip giderken, bu sayın başkanlarla Amerikan filmlerinde ağır çekimde görmeye alıştığımız şekliyle, göklere alevler saçarak patlayıp uçan bir binadan kaçarken kendini yerlere atarak canını ancak kurtarabilen kahramanlar arasında kaç adet fark vardı? El-cevap: Ben, bulamadım…

Üçüncü özellikleri şudur: Çifte standardı, arsızlık derecesinde bir huy haline getirmişlerdir. “Kendilerine demokrat” olan bu beyler kendileri için bütün özgürlükleri çılgınca savunurken, diğerleri söz konusu olduğu zaman akıllarına gelen tek sorun çözme yöntemi olan yasaklardan adeta şehevi bir haz duyarlar. Ellerinden gelse, kendileri gibi düşünmeyen bütün “parya”ları (!) herhangi bir sınır kapısına kadar götürüp popolarına esaslı bir tekme basarak sınır dışı etmekten çekinmezler. Demek istediğim, genellikle demokrasi destekçisi değil, diktatörlük yanlısı olduklarıdır. Türkiye tamamen onlara kalsa, tıpkı
Ortadoğu’daki krallık veya şeyhlik rejimleri gibi dünyaya kapalı bir yönetim biçimine doğru evrilmekten kesinlikle kurtulamaz.

Bu mudur sosyal demokrasi?! Değildir; ancak en azından sahnelenmekte olan Türk sosyal demokrasi tiplemesinin acıklı bir dramadan ibaret olduğu çok açıktır ve bu durum hepimizin kaybıdır.
Son bir not: “Benim de birkaçını tanıma onuruna erdiğim, kıyıda köşede kalmış hakiki ve saftirik düzeyde iyi niyetli sosyal demokratları tebrik ve tenzih etmek isterim…”


Köşe Yazısı Hakkındaki Yorumlarınız ( Toplam 2 yorum yapılmış )

ismail [ 2007/12/24 11:34 ]
çok gerkli ve zamanlama olarak uygun bir yazı
FUAT [ 2007/12/24 11:32 ]
Görünen köy kılavuzun işine son verdiği gibi, kendini sos. demokrat hissedenlerin sonunu halk belirleyecektir ve tarih sahnesinden aşağı onları indirecektir.

 


Yazarın Tüm Yazıları
 2009.02.16 -  Çokeşliliğe “hayır” mı diyorsunuz?
 2009.02.10 -  Kadının Mahremiyet Evi
 2009.02.02 -  Öğrenmenin dayanılmaz tadı
 2009.01.26 -  Hadis tercümesinde taşralı ağzı
 2009.01.17 -  Bilin bakalım! Erkekler insan mıdır, bankomat mıdır?
 2009.01.12 -  Ergenekon dalgalarında kısa bir sörf
 2009.01.05 -  Kadınlar iletişim beceriksizi mi yoksa?
 2008.12.29 -  Cennetin ve cehennemin fragmanları
 2008.12.23 -  Anti-depresif öneriler
 2008.12.16 -  Sen olmazsan cennet solmaz mı?
 2008.12.07 -  İyilik ve kötülüğün kimyası
 2008.12.01 -  Allah sevgisinde kıskançtır
 2008.11.24 -  Yazma yetisi üzerine iki çift söz
 2008.11.16 -  Anneler ve sevgililer
 2008.11.11 -  Sırlar harikadır. Ta ki yakalanıncaya kadar…
 2008.11.03 -  Geğiren tanrıçalar
 2008.10.27 -  Masumiyet insana en çok yakışandır
 2008.10.20 -  Demirel: Eski Siyasetin Büyük Mavrası…
 2008.10.13 -  Aldatan Erkeklere Kuşbakışı
 2008.10.08 -  Aldatan Kadınlara Kuşbakışı
 2008.09.29 -  Kadınlık nelere kadirdir!
 2008.09.22 -  İnsanlardan uzaklaştıkça Tanrı’ya mı yaklaşıyoruz?
 2008.09.15 -  Tesettür Kutsal kitabın ne tarafındadır?
 2008.09.08 -  Kutsal gerdek
 2008.09.01 -  Allah’ı Sevme Sanatı
 2008.08.25 -  Hıristiyan Mü’minler
 2008.08.17 -  Tutsaklığı sevmek
 2008.08.10 -  Dilek Tepesi
 2008.07.27 -  Bir çiçekle de bahar olurmuş
 2008.07.15 -  Dante Beatrice’e kavuşsaydı…
 2008.07.07 -  NLP’den ışıltılı kareler (2)
 2008.06.30 -  Karanlık mağaraların zavallı yarasaları
 2008.06.23 -  NLP'den ışıltılı kareler (1)
 2008.06.14 -  Cennette kadın figürü
 2008.06.08 -  "Yürek Acısı"
 2008.06.02 -  Erkeği tutmak kolay mı sanırsınız?
 2008.05.24 -  Her ölüm vakitsizdir
 2008.05.14 -  Reinkarnasyon
 2008.05.05 -  Kölenin öyküsü
 2008.04.28 -  İlahiyatçılar Hz.Muhammed'ten daha mı iyi biliyor?
 2008.04.21 -  Kadınlar cennetine hoşgeldiniz!
 2008.04.15 -   Biraz daha episteme,biraz daha özlem...
 2008.04.07 -  Bir kibir abidesine
 2008.03.31 -  Kadınlar erkekten ne duymak ister?
 2008.03.24 -  Repertuarımdaki üç kırık hayat
 2008.03.16 -  Kadınlarla hala tartışıyor musunuz?
 2008.03.10 -  Yoksa bu bir rüya mıydı?
 2008.03.02 -  Kadınlar ve tapınaklar
 2008.02.24 -  Hiç kimsenin kadınları
 2008.02.17 -  Ölüden isteme ile diriden istemenin farkını rica edeyim
 2008.02.12 -  Tanrı'nın yeryüzündeki başyapıtı üzerine
 2008.02.05 -  Sıradan ve yüce, yakışıklı ve bayağı
 2008.01.28 -  İdeolojik ve toplumsal baskıya karşı bireysellik
 2008.01.24 -  Aldatan Kadınlara Kuşbakışı
 2008.01.21 -  Nietzsche, Marks veya Tanrı’ya Küsmek
 2008.01.14 -  Yoksa bu fakiri aşktan bihaber mi sanırsınız?
 2008.01.07 -  Kadınınıza yüreğinizle dokundunuz mu hiç?
 2007.12.31 -  Dört Kitaba Sığmazsan, Sen Ne İşe Yararsın?!
 2007.12.24 -  Kadınların Gizli Dünyası Üzerine
 2007.12.16 -  Sosyal Demokratların Reel Politik Dramı
 2007.12.10 -  “En yakın dostum katilim olur mu?”
 2007.12.03 -  İnin O Şatodan Aşağıya!
 2007.11.26 -  “Çift Gerektirmeli Bir Tanrısal Adalet Sarmalı” -Özeleştirel bir yaklaşım-
 2007.11.18 -  Müslümana Sopa Caiz midir?
 2007.11.11 -  Sevgili Erkekler! Türk Kadınları Size Hiç Bakmıyor mu?
 2007.11.05 -   “Hz. Muhammed ve etkin dinleme sanatı”
 2007.10.29 -  Kahrolsun PKK veya kötü reklam yoktur
 2007.10.22 -  Barda oturan adamın düşleri
 2007.10.15 -  “Feminizm gerçekten feminin (dişil) bir akım mıdır?”
 2007.10.08 -   “Model Türkiye’yi görmek ya da görmemek”
 2007.10.01 -  “Aldatılan Adamın Komedyası”
 2007.09.24 -  Kadınların cebi neden yoktur
 2007.09.20 -  Benim adım aşk
 2007.09.17 -  Herkese merhaba!
Aslan Korkmaz gelirken, Tuzcuoğlu giderken…
Lokman Koyuncuoğlu
Çokeşliliğe “hayır” mı diyorsunuz?
Mert Aslan
Otur oturduğun yerde
Memduh Nihat Ada
Davos Krizi; Erdoğan milat attı, Perez yavuz hırsız.
Taner Aydın
Affan Dede'ye para saydım
Mustafa Azılıoğlu
Boya boya çek
Huriye Karnap
Her ıslanan anlamaz!
Semra Hoyraz
MÜSİAD Farkı
Aydoğan Deveci
Davos ve sonrası…
Dr.Ali Can
Anlatma Sanatı
Alev Ayyıldız
Yapboz
Nadide Ü.Altıparmak
Göçmen Kuştu Kalbim
Hakan Bahçeci
 

Bu Site Konda İletişim ve Medya Grubunundur.
E-Posta: bilgi@haberkonya.com